ULUSAL BİRLİK PARTİSİNİN GÖRÜŞMELER ÖNCESİ CUMHURBAŞKANI MEHMETALİ TALAT'A 18 MART 2003 TARİHİNDE SUNDUĞU GÖRÜŞLERİ.
“-Görüşmeler sürecinin yeniden başlaması beklenen şu dönemde, Ulusal Birlik Partisi olarak bazı düşünce ve kaygılarımızı sizinle paylaşmayı uygun ve gerekli görüyoruz.
-Amacımız bu zor dönemde size ek zorluklar çıkarmak değil, Ana Muhalafet Partisi olarak sürece katkı koymak ve olası bazı yanlışlıkların önüne geçmektir.
-Partimizin Kıbrıs Rum tarafı ile Birleşmiş Milletler şemsiyesi altında diyalog ve müzakereye karşı olmadığını başlangıçtan belirtmek isteriz.İki halk ve iki Devlet arasında gün gele bir uzlaşıya varılacaksa bunun başka bir yolu yoktur.
-Ancak burada önemli olan, diyalog ve görüşmelerin kimler arasında ve hangi zeminde yapılacak olduğudur.
-40 yıldır aralıklarla devam eden görüşmeler sürecinin “iki toplum” zemininde yapılıyor olmasının bir sonuç getirmediği ortadadır.“ Kıbrıs Hükümeti” ünvanını gasp etmiş bulunan Kıbrıs Rum Yönetimi’nin masa dışında bu sıfatını sonuna kadar istismar ederek masada amaçlanan hedefe ters düşen faaliyetlerde bulunduğunun unutulmamasında yarar vardır.
-Gerçek anlamda eşitlik zemininde yapılmayan görüşmelerden eşitliğe dayalı bir sonuç çıkmasını beklemenin beyhude olduğunu yaşayarak gördük.
-Hal böyle iken, Kıbrıs Rum tarafı ile yine de görüşmeye açık olmamız, gerek bugüne değin izlediğimiz uzlaşıcı politikanın bir devamı, gerekse halkımızın bu konuda uluslararası camianın beklentilerine duyarlı bir yaklaşım içinde olmasından kaynaklanmaktadır.
-UBP iktidarları döneminde de yıllarca süren görüşmelere bakılırsa Partimizin de halkımızın bu konudaki duyarlılık ve beklentisini paylaştığı ortadadır. Ancak Kıbrıs konusunda yaşanan süreç statik değildir. Değişen dünya koşullarından ve daha önceki süreçlerden doğal olarak etkilenmektedir.
-Kıbrıs Rum tarafına bakıldığında, 1963’te ortaklığı ortadan kaldırarak gasp ettiği yasallığı olmayan “Kıbrıs hükümeti” statüsünün getirdiği bütün siyasi ekonomik sosyal ve psikolojik avantajları sonuna kadar kullanmakla kalmamış, tüm bunlara bir de Avrupa Birliği üyeliğini eklemiştir.
-Bu avantajlarla donanmış bir Rum Yönetimi’nin eskisinden daha “uzlaşıcı” davranmasını beklemek acaba ne kadar gerçekçi olur?
-Hristofyas’ın başa gelişi ile karşı tarafın politikasında köklü değişikliğe gidilmesini beklemek siyasi gerçekçilikle ne kadar bağdaşır?
-Nitekim, Hristofyas yıllardır sürdürdükleri politikaların köklü değişikliğe uğramayacağı konusunda, Papadopulos dahil, koalisyon ortaklarına taahhütte bulunmuştur.
-Hristofyas’ın bugüne değin basına yansıyan demeçlerine bakılırsa, hareket noktasının, “ Kıbrıs Cumhuriyeti’nin devamlılığı” ve “ evrim yolu ile federal bir yapıya dönüştürülmesi” tezi olduğu görülecektir. Bunu poltikasının temeli haline getirmesi beklenmelidir.
-Bunun, bırakınız gerçek anlamda “ iki devletli” bir çözümle bağdaşmasını, Annan Planı’ndaki “bakir doğum” kavramına dahi ters düştüğü açıktır.
-Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı ve olası görüşmelerdeki temsilcimiz olarak sizin bahse konu Plan’ı Türk tarafının görüşmelerdeki zemini olarak ilan etmeniz “çıtayı çok düşük tutmak” anlamına gelmiyor mu?
-Çeşitli nedenlerle ve sırf uzlaşı olsun diye dört yıl önce bu Plan’a “ evet” demiş olan halkımızın, aradan geçen süre içerisinde aynı noktada olduğunu varsaymak mümkün değildir.
-Kamuoyu yoklamalarının ortaya koyduğu veriler halkımızın aynı noktada olmadığını göstermektedir.
-Çıtayı bu derece aşağıda tutmamızın müzakere masasında bizi yeni tavizler vermek suretiyle bu Plan’daki çizginin çok altına çekmeye kapıyı açacağından ciddi bir kaygı duymaktayız.
-Taktik ve stratejimizin bu Plan’ın ilerisinde hedeflere yönelik olması gerekirken,mevcut yaklaşımla bunu nasıl sağlayabileceğimizi kestirmek güçtür.
-Rum tarafı AB üyeliğinin de verdiği avantajla çıtayı daha da yükseltmiş, kendisini görüşmelerde “ tatmin edilmesi gereken taraf” konumuna sokmuştur.
-“ Yeni bir lider” olmanın sağladığı avantajlardan yararlanacak olan Hristofyas’ın bu konuda uluslararası camiadan destek göreceği kuşkusuzdur.
-Bunun bilinci içinde haraket eden Hristofyas, 8 Temmuz anlaşmasını görüşmelerde izleyeceği yaklaşımın zemini haline getirmiştir.
-Biz ise Hristofyas’ın bu yaklaşımına ancak 8 Temmuz anlaşmasına getirdiğimiz yorumla karşı durabiliyoruz.Halbuki, “imajı bozuk” olan Papadopulos döneminde bile bunu yapmakta zorluk çektiğimiz hatırlanacaktır.
-Genelde uluslararası camiadan, özelde ise aracılardan gelecek baskılara hazırlıklı olamlıyız. “Uluslarası camiayla aynı dili konuşma” adına özlü konularda bizden taviz koparılmasına rıza göstermemeliyiz.
-Uluslararası topluluk ve aracılar bizi istenmeyen bir istikamate götürmeye kalkıştığı takdirde suçlu sandalyesine oturtulmadan buna nasıl karşı duracağımızın hesabı şimdiden yapılmalıdır.
-Bu değerlendirmelerimiz ışığında Partimizin izlenmesi gereken tutum konusundaki önerileri aşağıda sunulmaktadır:
1-Geçmişte sizin de belirttiğiniz gibi masaya nasıl oturacağımız kadar masadan nasıl kalkacağımız da önemlidir. “ Toplumsal eşitlik” eskinin söylemi olup bizi tatmin etmesi söz konusu olamaz. “Devlet” olarak oturmamızı ise uluslararası toplum kabul etmemektedir. Her halükarda geçmişteki ısrarlarımız sonucu BM Sekreteryası’na kabul ettirdiğimiz “parties” veya ( duruma göre) “ Turkish Cypriot Side” ve “ Greek Cypriot Side” olarak oturmanın gerisine gidilmemlidir. Görüşmeler ilerleyip bir uzlaşıya ulaşılacağı noktasına gelindiği takdirde, kısa bir süre için de olsa Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin uluslararası topluluk ve Birleşmiş Milletler örgütü tarafından resmen tanınması hayati önem taşımaktadır.
Masadan nasıl kalkılacağı konusunda ise, bir uzlaşıya varılamadığı takdirde Kıbrıs Türk halkını ne gibi bir geleceğin beklediği sorusu gündeme gelmektedir. Ancak bunun yanıtı sadece Uluslararası topluluğa bırakılmamalı, kendimiz bu doğrultuda bir yönlendirme yapmalıyız. Bu yönlendirme ancak ve ancak KKTC’nin ayrı, bağımsız ve egemen bir Devlet olarak uluslararası topluluk içinde hak ettiği yeri alması, yani Anavatan Türkiye dışındaki Devletler tarafından da tanınmasını istemek olmalıdır. Ancak bu gerçekleştikten sonra yeniden masaya oturabileceğimiz muhataplarımıza anlatılmalıdır.
2.22 Şubat 2008 tarihli mektubunuzda da belirttiğiniz takvimleme konusundaki talepleriniz yerindedir.Kıbrıs Türk halkının sonsuza dek sürecek ucu açık görüşmelerle kaybedecek zamanı yoktur. Halkımız artık geleceğinin nerede olduğunu bilmek istemektedir ve bu onun en doğal hakkıdır.2008 yılı içerisinde tablonun ortaya çıkmasını beklemek gerçekçi bir yaklaşım olur. Gelişmelere de bağlı olarak bu hedef üzerinde ısrarlı olunmalıdır.
3. “ Arabuluculuk” veya “ hakemlik” mekanizması tehlikelidir ve kabul edilmemelidir. 3 Nisan 2007 tarihli mektubunuzda değinmiş olduğunuz bu konu, zamanın koşulları içerisinde yapılmış olsa bile hatalıdır ve tekrarlanmamalıdır.Buna cevaz veren söylemlerden kaçınılmalıdır.
4.” Kırmızı çizgilerimiz” açıklıkla ortaya konulmalıdır:
a.İki halkın ve Devlet’in egemen eşitliği;
b. İki kesimlilik ( sulandırılmamış şekli ile);
c. İki Devletlilik ( “ Annan Planı’ndaki Constituent States- “ Oluşturucu Devlet” bizi tatmin etmemektedir, çünkü bunlar egemenliğe sahip devletler değildir; “Founding States- Kurucu Devlet” ibaresi daha yerinde olur);
d. Konfederal bir yapı ( evrim yolu ile federal bir yapıya dönüştürülmeye açık);
e. Türkiye’nin etkin ve fiili garantisinin devamı; (güncelleştirilerek eşit sayıda Türk ve Yunan askerlerinin Ada’da konuşlandırılması);
f.Olası bir uzlaşı veya anlaşmada Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin isim, sıfat ve tüm sembolleri ile öngörülen yapının Kıbrıs Türk kanadını oluşturması;
g. Olası bir anlaşmanın AB mahkemelerinde veya Uluslararası Hukuk kuruluşlarında dava konusu yapılamaması için somut güvencelere gereksinim (Anlaşmanın AB’nin birincil hukuku olması);
5.Güven yaratıcı önlemlerle öze yönelik konuların karıştırılmasına karşı çıkılmaya devam edilmeli,
parça, parça “çözümlerden” kaçınılmalı,“ bütünlüklü çözüm” prensibinden ayrılınmamalı;
6. Görüşmeler mümkün olan en azami ölçüde Lefkoşa’da yapılmalı ve şeffaflık uygulanarak siyasi partilerle kamuoyu masada olup bitenler konusunda aydınlatılmalı;
7.Meclis’te temsil edilen tüm siyasi partilerin oluşturacağı ve izlenecek politikaların tartışılacağı bir siyasi yapılaşma üzerinde ciddiyetle durulmalı;
8.Anavatan Türkiye’nin iktidar ve muhalefet dahil tüm Devlet kurumları ile yakın temas ve istişare içinde olunmalıdır.